İki yüzlü toplumların en büyük çelişkisi, insanı insan yapan değerleri kendi çıkarlarına göre eğip bükmeleridir. Bu çarpıklığın merkezinde ise çoğu zaman kadın yer alır. Oysa kadın; insanlığın üzerine doğmuş en kutsal güneştir.
İki yüzlü toplumların en büyük çelişkisi, insanı insan yapan değerleri kendi çıkarlarına göre eğip bükmeleridir. Bu çarpıklığın merkezinde ise çoğu zaman kadın yer alır. Oysa kadın; insanlığın üzerine doğmuş en kutsal güneştir.
Kadın, bir toplumun sadece parçası değil; o toplumun ışığıdır, yönüdür, vicdanıdır. Bir ülkenin ilerleyip ilerlemediğini anlamak istiyorsak, ilk bakmamız gereken yer kadına verilen değerdir. Çünkü kadın nerede güçlü, özgür ve saygı görüyorsa; orada toplum da güçlüdür.
Güneşin doğmadığı bir dünyayı hayal edin… Bir yıl boyunca karanlıkta yaşadığınızı düşünün. İşte kadın olmadan toplumun hali tam olarak budur: yönsüzlük, soğukluk ve eksiklik. Kadının değerini anlamayan toplumlar, aslında kendi geleceğini karartan toplumlardır.
Ama bugün hâlâ aynı sorular karşımızda duruyor:
Neden kadına hak ettiği değeri veremiyoruz?
Neden cinsiyetçi bakış açıları hâlâ devam ediyor?
Neden insanlık bu konuda hâlâ tam anlamıyla uyanamıyor?
Kadın sadece bir birey değildir. Kadın; hayatı var eden, büyüten, koruyan ve geleceği inşa eden temel güçtür. Buna rağmen hâlâ bazı çevrelerde kadını ikinci sınıf görme anlayışı vardır. Oysa en basit gerçek bile şunu söyler: Hepimizi dünyaya getiren bir kadındır.
Bu gerçeğe rağmen toplum içinde güç, makam ya da çıkar uğruna kadının değersizleştirildiği durumlar vardır. Bu sadece bireysel bir sorun değil; bu, toplumsal bir vicdan çöküşüdür.
Benim bakışım nettir:
Kadını bir obje gibi görmek, insanlığın en temel değerlerini inkâr etmektir.
Kadına saygı duymayan bir anlayış, aslında kendi insanlığını kaybetmiştir.
Sevgi konusunda da gerçek aynıdır. Sevgi zorla olmaz. İnsan sever, sevilmeyebilir; bu hayatın doğasında vardır. Önemli olan sevginin içinde saygının var olmasıdır. Saygı yoksa, sevgi sadece bir kelimeden ibarettir.
Benim için esas olan; insanın karşısındaki bireyin özgürlüğüne, kararına ve yaşam hakkına saygı duymasıdır. Tehdit, baskı, çıkar ilişkisi ya da güç kullanımı insanlığı değil, yozlaşmayı büyütür.
Gerçek insanlık; kadın ve erkeğin eşit onurla yaşadığı yerde başlar. Ve ben inanıyorum ki, dünya ancak kadınların emeği, sabrı ve gücüyle daha adil bir yer olabilir.
Kadına değer vermeyen toplumlar gelişemez. Çünkü gelişim; adalet, vicdan ve eşitlik üzerine kurulur.
NİSAN VE MAYIS: ANLAM VE HATIRALAR
“Nisan büyütür, Mayıs öğünür; Mayıs büyütür, insan öğünür.”
Nisan ve Mayıs benim için sadece takvimdeki aylar değildir. Bu aylar, hayatın anlamlarını yeniden düşündüren dönemlerdir. Anneler Günü, Manevi Annelerim, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü ve 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı bu zamanın içinde özel bir yer tutar.
Bu değerlerin hepsi bana aynı gerçeği hatırlatır:
İnsan tek başına büyümez; emekle, sevgiyle ve dayanışmayla büyür.
HAYAT YOLCULUĞUM VE MANEVİ AİLEM
Hayatımın en büyük gerçeği şudur: İnsan sadece kan bağıyla değil, yol boyunca karşılaştığı yüreklerle de aile olur.
Hollanda’ya geldiğimde yalnızdım. Hayallerim vardı ama yolum kolay değildi. Meppel şehrinde başlayan süreç, beni tamamen değiştirdi. Zorlukların içinde insanlar tanıdım, hayatı yeniden öğrendim.
İlk manevi annelerimden biri Afrikalı bir kadındı. Bana “Sen artık benim evladımsın” dediği an, hayatımda aile kavramı yeniden doğdu. O gün anladım ki aile sadece doğmakla değil, kabul edilmekle de oluşur.
İkinci manevi annem Debby Faber oldu. Benim gelişimim için mücadele etti, eğitimim için çabaladı, hayatımın zor dönemlerinde yanımda durdu. O bir isim değil, bir emekti.
İltica sürecinde tanıştığım Saniye Anne, bana anne şefkatini yeniden hatırlattı. Onun varlığı, zor zamanların içinde bir güven duygusu oldu.
Kamp döneminde tanıştığım Navaf Taş ise benim için sadece bir insan değil; bir yol arkadaşı, bir baba, bir abi, bir dost oldu. Hayatın yükünü paylaşmayı öğretti.
Hatice Taş ve ailesi beni evlerinde ağırladı. Amsterdam’da geçirdiğim zamanlar bir şehirden çok daha fazlasıydı; bir yuva, bir aileydi. Orada sadece misafir olmadım, bir evlat gibi kabul edildim.
Rotterdam’da yeniden başlayan hayatımda Hatice, Hülya ve Sevda gibi insanlar hayatıma dokundu. Onlarla tanışmak tesadüf değildi; bu, hayatın bana sunduğu gerçek bir bağdı.
Hatice Uzunca’nın desteğiyle eğitim hayatım devam etti. Bana sadece bir kapı açmadı; bir gelecek inşa etmeme yardımcı oldu.
Bugün geriye baktığımda şunu açıkça görebiliyorum:
Hollanda’da kurduğum manevi aile, birçok yerden daha gerçek, daha derin ve daha samimi bir bağdır.
SON SÖZ
Bugün 12’den fazla manevi annem var. Her biri dünyanın farklı bir yerinde, ama hepsi kalbimin içinde aynı yerde duruyor.
Onlara minnettarım.
Eğer bugün daha insani, daha duyarlı ve daha vicdanlı bir insan olduysam, bunun en büyük sebebi kadınlardır.
Bu yüzden açıkça söylüyorum:
Beni kadınlara emanet edin.
Kadına değer vermeyenler şunu unutmamalıdır:
Onları da dünyaya getiren bir kadın vardır.
Kadın; hayatın kendisidir.
Kadın; toplumun vicdanıdır.
Kadın; geleceğin temelidir.
Ve kadın olmadan hiçbir toplum gerçekten ayağa kalkamaz.
Bu yıl Anneler Günü’nde ise hayatıma dokunan her bir annem için 30 adet gül hediye edeceğim. Bu küçük ama anlamlı jestle, onlara olan minnettarlığımı ve sevgimi bir kez daha göstereceğím.
Holanda'dan Dünyaya...
Ökkeş YILDIRIM








